Biri, saksımızı çiğneyip gitti. Biri, duvarları yıktı, camları kırdı. Fırtına gelip aramıza serildi. Biri, milyon kere çoğaltıp hüzünleri her şeyi kötüledi, bizi yaraladı.”
İşte gidiyorum, hiçbiriniz, hiçbir dilde beni anlamadınız. Ben başımı verdim, sizinse insafsız bir linç oldu karşılığınız.”
Sakin göllerin kuğusuyduk, salınarak suyun yanağında. Ve okşayarak nilüfer saçlarını gecenin. Sonumuzun adım-adım yaklaştığını görürdük.”
Üstüm başım toz içinde. Önüm arkam pus içinde. Sakallarım pas içinde. Siz benim nasıl yandığımı, nerden bileceksiniz.”
Yağmurlar içinden ıslandım geldim. Bir kuru değneğe yaslandım geldim. Sıcacık çorbana muhtacım inan. Ölümlerden geçtim uslandım geldim.”
Yalanım varsa kalkmayayım şuradan. Ben seni, bir tek gün bile unutmadım.”
Seni sevmişem, bir kekliğin sesini üzmekten sakınır gibi. Seni sevmişem, gururlu dağ çiçeklerini göğsüme takınır gibi.”
Kurtlardan arta kalmış yüreğimin can çekişen o son parçasını da, sana sakladığımı bil!”
Şimdi gözlerime ağlamayı öğrettim ki bu yaşlar, utangaç boynunun kolyesi olsun. Bu da benden sana, ayrılığın hediyesi olsun…”
Kumlara yazılmış sözcükler kadar kısacıktı ümidim. Ve anladım ki bir takım şeyleri ben ilk dalgada yitirmişim.”
El tetikte, kulak kirişte ve sırtımız toprağa emanet… Baldıran acısıyla ovarak üşüyen ellerimizi yıldız yorgan altında birbirimize sarılırdık. Deniz çok uzaktaydı ve dokunuyordu yalnızlık.”